Bazı şehirler tarihleriyle övünür, bazıları deniziyle, bazıları ise ekonomisiyle...
Samsun'un elinde ise bunların hepsi var.
Bir yanda Bandırma Vapuru'nun bıraktığı iz, diğer yanda bereketli Bafra ve Çarşamba ovaları... Bir tarafta limanıyla dünyaya açılan kapı, diğer tarafta Karadeniz'in mavisi.
Ama garip bir huyumuz var.
Elimizdekinin kıymetini, çoğu zaman kaybetmeden anlayamıyoruz.
Yeni yapılan bir yolu konuşuyoruz ama onu korumayı konuşmuyoruz.
Bir park açılıyor, birkaç gün sonra kırılan banklarını görüyoruz.
Bir yatırım geliyor, desteklemek yerine önce eksiklerini sayıyoruz.
Elbette eleştiri olacak. Olmalı da.
Fakat eleştiriyle umutsuzluğu birbirine karıştırdığımız gün, şehir kaybetmeye başlıyor.
Samsun bugün büyüyor.
Sanayisi gelişiyor, turizmi hareketleniyor, sporuyla adından söz ettiriyor. Ulaşım projeleri, sağlık yatırımları, eğitim hamleleri derken şehir her geçen gün yeni bir sayfa açıyor. Elbette eksikler var; hangi şehirde yok ki? Önemli olan, eksikleri konuşurken başarıları da görmezden gelmemek.
Çünkü şehirler yalnızca belediyelerle, valiliklerle ya da yatırımcılarla büyümez.
Şehirler, o şehirde yaşayan insanların birbirine duyduğu güvenle büyür.
Bugün bir esnafın müşterisine gülümsemesi de, bir gencin memleketinde kalmayı tercih etmesi de, bir öğrencinin "Ben bu şehirde geleceğimi kurarım." diyebilmesi de kalkınmanın parçasıdır.
Samsun'u sevmek; sadece güzel fotoğraflar paylaşmak değildir.
Sokağını temiz tutmaktır.
Trafikte sabırlı olmaktır.
Ağacına sahip çıkmaktır.
Komşusuna selam vermektir.
Çünkü şehir dediğimiz şey; beton değil, insandır.
Ve unutmayalım...
Bir şehrin gerçek zenginliği, bütçesinde değil; insanının birbirine duyduğu saygıda saklıdır.
Belki de Samsun'un en büyük sermayesi tam olarak budur.